top of page

‘Biz ve Onlar’ (*)

“Dostlar var, düşmanlar var. Bir de yabancılar.”

                               Zygmunt Bauman

Birey olma ile toplum içinde var olma arasındaki bütünlük ve çatışma; toplumların kendini ve karşıtını tanımlamasını ve bireyin toplumsallaşmak için ortak düşman yaratma ihtiyacını ortaya koyar. Farklı olan düşman sayılır ve bizim gibi düşünenlerle işbirliği içinde bir dostlar grubu oluşturulur. Yabancı ise ne dost ne de düşmandır ve toplumsallaşmayı tehdit eden asıl unsurdur. Ben ve öteki arasında karşılıklı bir husumet ve mücadele söz konusudur. Ayrımcılık homojenlik peşinde koşan Modernitenin parodoksal sorunudur ve günümüzde de bu sorun varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Bauman’a göre hedefi uygar toplumlar yaratmak olan Modernite, akılcı olmaktan daha çok yıkıcıdır. Modernlik tek tip insan yetiştirme ve Ötekinin yabani otlar gibi göründüğü totaliter rejimlerin önünü açmış ve gelişen teknoloji ile birlikte zamanın ve mekanın önemini kaybetmesi insanları homojenleştireceğine kutuplaştırmıştır. Postmoderniteyi kendi imkansızlıklarıyla uzlaşan modernlik olarak tanımlayan Bauman, Postmodern dönemde de modern pratiklerin sona ermediğinin altını çizer.1

 ‘Biz ve Onlar’ Sergisinde Aysel Gözübüyük güncel olaylardan esinlenerek insanlığın temel sorunlarından ırk cinsiyet ve sınıf ayrımcılığını eserlerinde ele alır. Neşe Çetin kadının gücünü öne çıkardığı yapıtlarında, gerçek hayatta da spor ve yaşam koçluğunu yaptığı ulaşılamayan yerlerdeki yetenekli yoksul gençlere yer verir. Setenay Kazokoğlu, değişik malzemeleri deneyimlediği kağıt işlerinde, kadın imgeleri, duruşlarıyla kadının özgürlük ihlallerine meydan okur. Hatice Aykanat ise doğurganlığı ile insanı çoğaltan kadının Modernitenin etkisi ile öteki nesne olarak görülmesi ile ilgileniyor ve poz veren modelde bu olguları somutlaştırıp yüzeye aktarıyor. Daha önce ‘Beyaz Yaka’ temalı işlerini bildiğimiz Fulya Turan bu sergide bilgi ve birikimin değersizleştiği, emeğin en ucuz hali ile sömürüldüğü günümüz ekonomisini ‘Yaş Ayrımcılığı’ üzerinden eleştiriyor. H. Suna Sönmezalp işlerinde; ‘Panoptikon’ hapishane modelinden yola çıkarak, doğadan ve doğal yaşam alanlarından koparak mekanikle sarmalanmış mekanlara kıstırılan insan hallerini , ‘sonuç-kavram-anlam’ olarak sorgulayan bir anlayışla ele alır. Cinsiyet ayrımcılığı sonucu erkeğin, kadın üzerinde şiddet uygulamasıyla, baskılaması ve ötekileştirmesiyle inşa etmeye çalıştığı toplumda yaşayan bir kadın olarak Nilgün Sipahioğlu Dalay, dışadönük, eyleme geçme yeteneğine sahip olmayı gerektiren bir dünyada eril animus arketipini geliştirip bunu eserleri aracılığıyla aktarıyor.

(*)Sn. Aysel Gözübüyük'ün kaleminden.

 

 

1 Kaya, Meltem, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi

bottom of page